Yaşamak için yemek mi, yemek için yaşamak mı?

11 Ekim 2018

Besleyici, dengeli ve zevkli bir yeme alışkanlığına sahip olmak , yemek ile yaşam arasındaki dengeyi kurmak adına büyük önem taşıyor. Sağlıklı ve mutlu bir hayat sürmenin anahtarı da burada… Peki ama nasıl?

“Yaşamak için yemek mi, yemek için yaşamak mı” sorusu hayatın ikilemlerinden biri. Dünyaya gözlerini açıp annesinin memesini emmeye başlayan bebeğin hayatla kurduğu ilk ilişki yemek ve o andan itibaren hayatta kalabilmek için yemek yemeye devam etmek zorunda. Ancak yemek sadece fiziksel olarak bedeni- mize besin sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda ruhu- muzu da besliyor. Yani hem fizyolojik hem de psikolo- jik ihtiyaçlarımız bizi yemeye yönlendiriyor. Karnımız açken ne bulursak yediğimizde fizyolojik ihtiyacımızı karşılarken, stresli ya da üzgünken canımız tatlı is- tediğinde psikolojik ihtiyacımızı karşılamış oluyoruz. Kısacası üzüntüyle, sevinçle, kederle, mutlulukla yan yanadır yemek… Üzüldüğümüzde yemeden içmeden kesilir, mutlu olduğumuzda ziyafet sofraları kurarız; sıkıldığımızda ya da bunaldığımızda en iyi dostumuz olur yemek… Yemek toplumların kültürlerini, inanış- larını, yani yaşayışlarını yansıtır. “Bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” şeklinde uyar- lanan sözde doğruluk payı büyüktür; çünkü yemek duyguların, düşüncelerin ifadesi ve yaşamın olmazsa olmazıdır.

Yemek duygulardan arındırıldığında Sağlıklı bir yaşam sürmek için belirli yiyecekleri yememiz gerekiyor. Vücudumuz ihtiyaç duyduğumuz tüm maddeleri üretemiyor; bu nedenle enerji sağlamak ve sağlığımızı korumak için gerekli yapı taşlarını yiyeceklerden almamız şart. Meyveler, sebzeler, kepekli tahıllar, yağsız proteinler ve sağlıklı yağlar gibi çeşitli besinleri içeren yiyecekleri yiyerek vücudumuzun sistemlerinin iyi çalışması için gerekli materyalleri sağlıyoruz. Ancak sadece yaşamak için yiyerek, yemeyi duygularımızdan arındırdığımızda, yani yemenin duygusal tatminini almadığımızda yaşamla yemek arasındaki denge bozuluyor. Çünkü yemek bir arabaya yakıt koymak gibi sadece fiziksel bir enerji kaynağı değil. Yemek aynı zamanda yaşamımızı daha keyifli ve daha az stresli hale getirerek mutluluğumuzu ve refahımızı destekleyen duygusal bir ihtiyaç.

Yemek duyguların kontrolünde olduğunda Yaşamın her alanında denge önemlidir ve her şeyin fazlası olumsuzluklar getirebilir. Yemek için yaşamak, yemeyi beslenmeden çok daha fazla bir şey olarak görmek, mutluluk, yaşam tarzı ya da duygusal tatmin ile ilişkilendirmek, diğer bir deyişle yemeyi yaşamın anlamı haline getirmek çok fazla yemeye yol açabilir. Fazla yemek de kilo alımıyla birlikte çeşitli hastalıklara neden olarak sağlık açısından risk oluşturur. Yemek, beslenmekten daha fazla anlam kazandığında yeme alışkanlığında sağlıklı ve pozitif değişiklikler yapmak zorlaşabilir. Kötü hissettiğimiz zamanlarda, keyif veren yiyecekler olumsuz duygulardan kurtulmamızı sağlayabilir ama bu rahatlamanın geçici bir durum olduğunu unutmayalım. Yemek kısa vadede duyguları yatıştırmaya, stresi ve kaygıyı azaltmaya yardımcı olabilir ama bu kısırdöngü içinde sürekli yemek genellikle pişmanlık ve suçlulukla sonuçlanır. Bu da kilo artışıyla birlikte olumsuz beden imgesinin oluşmasına neden olabiliyor. Stres, korku, kaygı, öfke gibi tüm olumsuz düşünceler vücutta fizyolojik stres yanıtı oluşmasına yol açıyor. Bunun sonucunda kortizol ve insülin hormonları daha fazla salgılanıyor. Bu hormonların dengesizliği vücudun kalori yakma kapasitesini düşürerek yağ depolanmasına ve kan şekeri dengesini bozarak yeme bozukluklarına neden oluyor. Dünyanın en iyi diyetini uygulasanız bile unutmayın ki kaygılı ve stresli bir ruh haliyle kilo vermeniz oldukça zor. Bir de buna uygulanması zor diyetler, tatsız tuzsuz yiyecekler ve yoğun egzersiz programları eklenirse, kaygı düzeyiniz artacak ve iş daha içinden çıkılmaz bir hal alabilir. İnsanın metabolik enerjisi vücudu hayatta tutmaya programlı. Dolayısıyla dünyanın en güzel, en sağlıklı yiyeceklerini yediğinizde bile eğer ruh haliniz iyi değilse, zihniniz kalori yakımını durdurarak vücudunuzu korumaya alacaktır. İnsanın doğasında temel bir paradoks var: Bir parçamız içimizde huzur isterken, diğer parçamız buna karşı savaşır… Yemek konusunda da durum böyledir. Bir yandan sağlıklı ve düzenli beslenmek isterken, diğer yandan tüm kuralları yıkmak, neyi ne kadar yiyebilirsek yemek isteriz. Bunu da genellikle içimizdeki duygusal açlığı, yani sevgi, ilgi ve beğenilmeye duyduğunuz ihtiyacı bastırıp iç huzura kavuşmak için yaparız. Ancak depresyon, yas gibi yoğun üzüntünün hâkim olduğu durumlarda yeme isteği de kaybolur.

Yaşam ile yemek arasındaki denge Besleyici, dengeli ve zevkli bir yeme alışkanlığına sahip olmak, diğer bir deyişle “Yemek için yaşamak” ile “Yaşamak için yemek” ikileminin bir tarafında kalmadan yaşam ile yemek arasındaki dengeyi sağlamak, sağlıklı ve mutlu bir yaşam için önem taşıyor. Dengeli yeme alışkanlığının temelini, kalori hesabı yapmadan ama öte yandan da duygusal yemenin dürtüsel doğasına kapılmadan hem besleyici hem keyif verici ve tatmin edici bir yeme davranışı oluşturuyor. Bu dengenin anahtarı, doğal açlık sinyallerimizi dikkatli bir şekilde dinlemek ve fiziksel olarak yemeye ihtiyacımız olduğunda duygusal olarak da bizi tatmin edecek sağlıklı yiyecek tercihleriyle yemeğin tadını çıkarmak. Kalorileri sayarak, tatsız tuzsuz yiyeceklerle kendimizi kısıtlamadan ama hiç hesapsızca ve sınırsızca olmamak kaydıyla hoşlandığımız yiyeceklerden oluşan dengeli öğünlerle yaşam ile yemek arasında sağlıklı bir ilişki kurmuş oluruz.

Yemek, beslenmekten daha fazla anlam kazandığında, yeme alışkanlığında sağlıklı ve pozitif değişiklikler yapmak zorlaşabilir . . .

Dr. Cem keçe

YORUM

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.