2015’te görmeniz gereken 10 restoran

4 Şubat 2015

Kimisi Michelin yıldızlı, kimisi fiyatlarıyla dudak uçuklatıyor, kimisine ise aylar öncesinden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Ama hepsi de gastronomik anlamda büyük önem taşıyor; sıra dışı lezzetler, özel sunumlar ve sürprizlerle sizi karşılıyorlar. Bildiğiniz tatların dışına çıkmak ve unutamayacağınız yemek deneyimleri yaşamak için mutlaka görmeniz gereken dünyadan 10 restoran seçtik…

Yazı: Ayşegül Kesimoğlu

1. El Celler De Can Roca
Girona / İspanya
Yeniden Yaratılmış Özel Yemekler

2013’te en iyi, bu sene ise ikinci iyi seçilen El Celler de Can Roca, İspanya’da Girona şehrinde bir fine dining (lüks yemek) restoranı. Can Roca kardeşler olarak da bilinen, Joan, Josep ve Jordi Can Roca kardeşlere ait restoran, ilk olarak 1986 yılında kurulmuş. Önceleri Şef Joan ve şarap meraklısı Josep Can Roca’nın ön planda olduğu işletmeye, tatlı konusunda uzman Jordi daha sonra katılmış. Üçünün de uzmanlık alanları birbirinden farklı olduğundan uyumlu ve iş birliği içerisinde, kelimenin tam anlamı ile bir kardeş lokantası haline gelmişler.

Restoran bugünkü lokasyonuna 2007 yılında taşınmış. Yemek öncesinde aperitif bir şeyler içebileceğiniz çok güzel bir bahçesi var. İçerisi aydınlık ve loş kombinasyonunun güzel kullanıldığı bir ambiyansa sahip. Bazı yerlerinde ışıklandırma oldukça kuvvetli, bazı kısımları ise daha loş. El Celler de Can Roca, San Pellegrino listesindeki pek çok restoran gibi rezervasyon yapmanın hayli zor olduğu yerlerden biri. Aylar öncesinden, aylar sonrasına açılan rezervasyonlar genelde bir dakika dolmadan bitiveriyor.

Menü, ağırlıklı olarak lokal ürünlerden yapılan tatlardan oluşuyor. Ancak, alışılagelinmiş bir şekilde menüyü açıp “Ben şunu, bir de bunu istiyorum” diyemiyorsunuz. Şimdilerde İstanbul’da da belli lokantaların yapmaya başladığı üzere (mesela Nicole) o gün var olan (genelde iki) tadım menüleri arasında bir seçim yapıyorsunuz. Bu tadım menülerinin daha kapsamlı olanında, amuse buchelar ile neredeyse 20 farklı çeşit (bir kısmı tadımlık, bir kısmı başlangıç, bir kısmı ana yemek ve daha sonra tatlı olmak üzere) yemek bulunuyor. Bu çok ‘course’lu (tabaklı) yemeğinizi yerken, arzu ederseniz, şarap tadımı da yapabiliyorsunuz. Yani, her yemek ile yeni bir kadeh şarap deneyebiliyorsunuz.

Hepsi ince düşünülmüş, yeniden yaratılmış, yorumlanmış özel yemekler. Ancak, bir tadımlık var ki, yemeğin başında yüzünüze hafif bir tebessüm bırakıyor. Tadımlığın adı ‘Around the World’ (Dünya Turu) ve bu tur içerisinde sunulan yemekler arasında Türk mutfağından esinlenerek yaptıkları bir tadımlık bulunuyor. Yaprak sarma ile mercimek köftenin değişik bir varyasyonu olan bu tadımlık, menüde ‘keçi sütünden yapılmış yoğurt ile tatlandırılmış, salatalık, patlıcan ve baharat ile desteklenmiş, yaprağa sarılı mercimek püresinden tart’ olarak geçiyor. Anlaşılan o ki, kişisel olarak da tanıdığım ve sevdiğim genç şeflerden Sina Sucuka, El Celler de Can Roca’da eğitim amaçlı çalıştığı altı aylık staj döneminde sadece eğitim almakla kalmayıp, bizim mutfağımızı da onlara tanıtmış!

roca

 

El Celler de Can Roca oldukça pahalı bir restoran. Tadım menülerinde teker teker menülerin sabit fiyatları ve şarap eşlemeli fiyatları belirtilmekte. Kati olmamak ile beraber adam başı ortalama 300 euro civarında bir hesap beklemek yanlış olmayacaktır.

El Celler De Can Roca
Adres: Calle Can Sunyer, 48, 17007 Girona, İspanya
Tel: +34 972 22 21 57
www.cellercanroca.com

2. Noma
Copenhagen / Danimarka
Deneyimsel Bir Gastronomi Müzesi

Senelerdir, San Pellegrino listesinde birinci sırayı elinden düşürmemiş olan, ülkemizde de olabildiğince bilinen lokantalardan biri Kopenhag’daki Noma. Sanırım, Noma için Ferran Adrian’ın meşhur lokantası El Bulli’den sonra, gastronomik anlamda ciddi bir önem taşıyan, alana imzasını atan ve öncü nitelikte bir restoran olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Noma’yı ayrıştıran özelliklerinden biri, kurucusu ve şefi René Redzepi’nin, moda olan yerine, lokal olana odaklanıp, her mevsimde sezona ait, doğal yetişen ve besin kaynağı bol olan yiyecekleri kullanması. Bu şekilde, René, şimdilerde ‘New Nordic Cuisine’ yani ‘Yeni İskandinav Mutfağı’ olarak tanımlanan mutfağı yarattı ve arkasından gelen pek çok şefi de etkilemeyi başardı. Hatta ve hatta Kopenhag’ın genelinde bir devrim yaratarak bütün şehri, komşu yöreleri ve Danimarka’yı gastronomik birer kapital olma yönünde özendirdi. Bunda, her sene düzenlenmesinde yardımcı olduğu M.A.D. sempozyumunun da önemi oldukça fazla.

Noma’da yemek yemek, Louvre’u gezmek gibi bir şey. Gerek süre gerek de tecrübe olarak deneyimsel bir gastronomi müzesini andırıyor. Bir kere basit bir öğle yemeği en az 4 saat sürüyor. El Cellar de Can Roca gibi buraya da rezervasyon yaptırmak imkânsıza yakın olduğundan, ikinci katında ‘shared table’ yani komünal bir ortak masa bulunduruyor. Bu masaya rezervasyon yaptırmak bazen daha kolay olabiliyor. Aşağıdaki, ana restoran alanında yenilen yemeklerin birebir aynısı, yukarıdaki bu 20 kişilik ortak masada, tanımadığınız, ama yemek süresince tanışma fırsatı yakaladığınız başka ziyaretçiler ile yeniyor.

Noma’da da çok iddialı bir tadım menüsü var. Gene ortalama 20 yemekten oluşan tadım menüsünde irili ufaklı, başlangıç ya da ana yemek olmak üzere çeşitli yemekler bulunuyor. Yukarıda bahsettiğim gibi Noma’yı Noma yapan en önemli faktörlerden biri yöresel gıda maddelerini kullanmadaki istikrarlılığı ve beslenme konusundaki duyarlılığı. Burada yiyeceğiniz hemen hemen her şeyde lokal bir tat bulunuyor. Örneğin peynir topları… Normalde Avrupa’da parmesan peyniri ile yapılan bu tadımlıklar, Noma’da Danimarka peyniri ile yapılıyor. Otlu çöreklerde, ‘foraging’ yöntemi (besin maddelerini, ot, meyve vs. arayarak, topraktan direkt el yöntemi ile toplama şeklini ifade ediyor) ile Danimarka topraklarından toplanmış otlar kullanılıyor. Mevsimsel olmayan hiçbir şey menüde kullanılmıyor.

Noma’da her yemeği önünüze yemeği pişiren şefler getiriyor. Mutfakta çalışan ya da bu işlere meraklı olanlar bilir. Bir şefin mutfağın yoğun bir anında işini gücünü bırakıp mutfaktan çıkması akıl almaz bir durumdur. Aynı şekilde sizin yolunuzu kaybedip mutfağa girmeniz de öyle. Mutfak şefler için kutsaldır, evdir; bazısı için mutfakta her şey mübahtır. Hal böyle iken, Noma’da her 20 – 25 dakikada bir, bütün 20 yemek için şeflerin mutfaktan ayrılmaları, masanıza gelmeleri ve ne yemek üzere olduğunuzu gülümseyerek ve sabırla size anlatmaları takdire şayandır.

noma

Yemeğinizin bitiminde şeflerden biri geri geliyor. ‘Hazırsanız mutfağı gezelim mi?’ diyor ve ne olduğunu anlamadan sizi müstakbel mutfaklarına yönlendiriyor. Noma’nın mutfağı değil, mutfakları olduğunu burada belirtsem iyi olur. Mutfakların birinde tat deneyleri yapılıyor, yeni formüller ve tarifler üretiliyor. Bir başka mutfakta yemekler yapılıyor. Çalışırken rock dinleyen Noma çalışanları, ara verdikleri zaman kafemsi, raflarında yemek kitapları olan ufak bir kütüphanede dinleniyorlar. Yaklaşık 15 dakika süren bu tur sonunda insan kendini bir müze gezmiş gibi hissediyor. Yeme-içme müzesi! Haliyle, tur sonunda hesap gelince gözler biraz kamaşıyor, “Daha önce hiçbir müzeye girmek için bu kadar para ödemedim” diye düşündürtüyor. Noma’da şarap eşlemeli bir öğlen yemeği takriben 400 euro civarında tutabiliyor, net rakamlar NOMA’nın web sayfasında da bulunuyor.

Noma
Adres: Strandgade 93, 1401 Kopenhag, Danimarka
Tel: +45 32 96 32 97
[email protected]

3. Gymkhana
Londra / İngiltere
Kuralları Baştan Yazan Bir Oyuncu

Gymkhana Londra’da bir Hint lokantası. Üstelik de yakın zamanda Michelin yıldızı almayı başarmış bir Hint lokantası… Onu size daha detaylı anlatmaya başlamadan, şu noktada Hint mutfağının özellikle İngiltere’deki bu başarısını, biraz Türk mutfağı ile karşılaştırmak istiyorum.

Beni yurt dışında en çok üzen şeylerden biri Konyalı gibi, Asitane gibi, Pandeli gibi, eski toprak ya da ‘old school’ (geleneksel ama aynı zamanda esaslı) Türk lokantalarının yurt dışında neredeyse hiç olmaması. Londra’da bir zamanlar açılan ve şimdi sadece kulaktan kulağa konuşulan Çintemani dışında duyduğum pek bir örnek de yok gibi… Çoğu var olan mekânlar ya klişeler üzerinden servis yapan ya da malzeme eksikliğinden istese de daha iyisini yapamayan yerler. Tabii bir de dönerciler ve büfeler var… Sadece Türkler değil farklı etnik kökenli göçmenler tarafından da işletilebilen bu tarz ‘fast food’ tarzı yerler ise farklı bir fiyat – değer skalasında tartılıyor ve olur olmaz, gerek görsel olarak gerek de tat hiyerarşisinde yabancılarda Türk mutfağı ile ilgili farklı beklentiler yaratabiliyor. Bu da Türk mutfağının genelinin hafife alınmasına sebep olabiliyor. Bu arada, burada parantez açarak, tabii ki farklı şehirlerde, ülkelerde istisnaların olduğunu hatırlatmak istiyorum (mesela Antepliler, Londra’da et ve lahmacunu ile isim yapmış mekânlardan); ve kimi yerlerde Türk kahvesini bile masaya cezve ile getirecek kadar özel restoranların da olabileceğinin altını çiziyorum. Fakat, işi genele vurunca, maalesef şehrin merkezinde iddialı dekoru olan, klas ya da üst sınıf bir Türk restoranına rastlamak çok genel geçer bir durum olmuyor.

Bunun bu kadar üzerinde düşünmüş olmamın sebebi, aslında Gymkhana ile ilgili olarak Guardian gazetesinde bundan bir yıl önce yayınlanan bir restoran değerlendirme yazısı. Önemli yemek ve restoran eleştirmenlerinden, Jay Rayner tarafından kaleme alınan yazıda, Gymkhana’dan önce İngiltere’de Hint yemeği imajının kalitesiz ve ucuz yemek ile bağdaştırıldığından, ancak Gymkhana’daki sunumun bu imajdan hayli uzak oluşundan bahsediliyor. Açıkçası Rayner daha acımasız kelimeler kullanarak bu betimlemeleri yapıyor. Sonuç olarak, Gymkhana için bu anlamda bir ‘game-changer’, yani kuralları baştan yazan bir oyuncu oldu diyebiliriz. Hint mutfağının yüzeysel anlamda yorumlanışını değiştirdiği gibi, aldığı Michelin yıldızı ile resmi bir tat skalasında mutfağını farklı bir şekilde konumlandırdı.

Gymkhana’ya girdiğiniz zaman içerisi eski toprak, ahşap renklerin ve dekorun egemen olduğu bir düzene sahip. Arka tarafta ve alt katta 50’lilerin Amerika’sından fırlamış hissi yaratan bir barı, ‘diner’larda (ufak Amerikan lokantaları) görmeye alışık olduğumuz uzun tahta banklı masaların epey şıkları bulunmakta. Yemekler lezzetli, sunumlar harika. Klasik, ince çizimli, ‘anneannemden kalma’ diyeceğiniz stilde servis tabaklarında servis ediliyor. Çalışanlar ekstrem derecede saygılı ve şık…

london

Gymkhana, Londra’da mutlaka denenmesi gereken, gene Michelin yıldızlı restoranlardan, Nottingham’daki Sat Bain’in şefi Sat Bain ve eşinin de yolları Londra’dan geçerken uğramadan edemedikleri bir restoran burası. Fiyatlarına gelince… Ne kadar yiyip içtiğinize göre çok göreceli olacaktır ödeyeceğiniz rakamlar. Ziyaretiniz esnasında tiyatro menüleri halen devam ediyor ise, bunu seçmenizi tavsiye edebilirim. Bu menü hem kapsamlı, hem karın doyurucu, hem de makul fiyatlandırılmış bir tercih olacaktır. Bu menünün yanında birer kadeh de şarap içmeniz halinde muhtemelen adam başı ortalama 45 – 50 euro gibi bir rakam ödersiniz. “Mideler küçük, birer ana yemek yiyip kalkacağız” derseniz, haliyle yukarıdaki rakamların çok daha aşağısında bir rakam ödersiniz.

Gymkhana
Adres: 42 Albemarle St, London W1S 4JH, UK
Tel: +44 20 3011 5900
www.gymkhanalondon.com

4. St. John’s

Londra / İngiltere
İngiliz Mutfağını İlk Elden Tatmak İsteyenlere

St John’s, M.A.D. Sempozyum’un kontribütörlerinden Fergus Henderson’un Londra’daki sempatik lokantası. İngiliz mutfağını ilk elden tatmak istemeniz halinde de gitmeniz gereken tek adres. Bazıları burayı modern İngiliz kuzininin öncülerinden olarak tanımlasa da, Henderson bu konuda azıcık kinayeli bir yaklaşıma sahip: “20 sene önce, ekim ayında restoranı ilk açtığımızda da 200 yıl geride olduğumuzu söylemişlerdi” diyor, The Guardian’da yazdığı 27 Nisan 2014 tarihli yazısında. Ve üzerine bunu bir iltifat olarak kabul ettiğini ekliyor; “Hâlâ tavuk kiev yenilen bir dönemde bu eleştiriyi bir kompliman olarak aldım.”

Fergus Henderson, St John’u 1994 senesinde Trevor Gulliver ile birlikte açtı. O gün bugündür bu şirin restoran, yukarıda da çokça bahsetmiş olduğum René Redzepi ve ‘No Reservations’ isimli yemek – gezi programı ya da ‘Kitchen Confidential’ isimli kitabı ile ülkemizde de tanınan Anthony Bourdain gibi ünlü şefler tarafından da ziyaret edilmiş ve takdir görmüş bir mekân.

St John’s görüntü ve ambiyansı itibariyle fazla iddiası olmayan, ama buna rağmen sanki alelade bir şekilde ‘cozy’ bir hava yakalamış bir yer. Bir anlamda tipik bir gastropub havasına sahip. Ancak, buranın tipik bir pub olmadığının altını çizmeliyim. Burası Michelin yıldızlı bir lokanta, sadece havasında aynı rahatlık var. Bunda sahiplerinin hal ve tavırları ve restorana yansıttıkları ahlaki değerlerinin etkisi çok yüksek. Gene yarı açık bir mutfak planına sahip St John’s’da, içeri girdiğinizde çalışan şefleri görebiliyorsunuz. Ve göz teması kurmanız halinde size odun gibi bakmıyorlar. Gülümsüyorlar… Amaçları sizi iki dakikada yedirip, içirip, masanızı bir sonraki müşteriye kakalamak değil. Saygı ve sevgi üzerine kurulu bir işletme anlayışı egemen.

london2

Henderson’ın mutfak anlayışı ‘nose to tail’ yani burundan kuyruğa kadar var olan tüm malzemeyi kullanmak üzerine kurulu. Bu sebeptendir ki, özellikle sakatatlı yemeklerde çok başarılı bulunuyor. Şiddetle tavsiye edeceğim bir diğer yemek ise başlangıçlar arasında bulunan kemik iliği… Bu oldukça ağır ve yağlı bir yemek. Hani bir yandan iki kişi iseniz bir tabağı paylaşın diyesim geliyor. Öte yandan, buraya ilk gidişimde, biz kemik iliğini önce paylaşmak üzere sipariş ettikten sonra, çok beğenip her birimiz birer tane daha yedik. Dolayısı ile burada sağlık çerçevesinde kararı size bırakıyorum. Zaten kolay bir yemek değil, ya seversiniz ya nefret edersiniz, ama severseniz bizim gibi ikinci bir tabak söyleme ihtimaliniz hayli yüksek olacaktır. Ortalama fiyatları birer kadeh şarap ile adam başı yaklaşık 35 – 60 euro arasında değişecektir. Bu da gene sizin yeme-içme potansiyelinize bağlı. Menüler günlük olarak değişiyor ve web sayfalarında yayınlanıyor.

St. John’s
Adres: 26 St. John Street, London EC1M 4AY, UK
Tel: +44 20 7251 0848
www.stjohnrestaurant.com

5. Il Cibreino
Floransa / İtalya
Toskana Mutfağından Enfes Örnekler

Floransa’daki şık, kaliteli ve saygı değer bir işletme. Klasik İtalyan mutfağından, daha doğrusu Toskana mutfağından, enfes örnekler sunan bir lokanta. Floransa’nın turistik meydanlarının hafif dışında kalıyor, fakat halen yürüyerek ulaşılabilecek bir mesafede bulunuyor. Konumlanmış olduğu yerdeki tüm köşeler zaten Cibreo Cafe ve Teatro del Sale gibi ya kendisine kardeş olan mekânlar ya da benzer elit işletmeler tarafından kapılı bir halde bulunuyor.

Cibreo’da neredeyse tüm çalışanlar hem İngilizce hem İtalyanca konuşuyorlar. Menü diye bir konsept zaten yok. Menü olarak karşınıza lokanta çalışanlarından biri geliyor. Bir sandalye çekip, yanınıza oturuyor ve anlatmaya başlıyor. “Bugün başlangıçlar arasında şu, şu, şu; ana yemek olarak bu, bu, bu var” diye… Zaten başlangıçlar arasında neyi seçmezseniz, size onlar ufak bir ordövr tabağı olarak da gelebiliyor; ya da gelirse fazla şaşırmayın.

A’dan Z’ye tüm yemeklerin çok lezzetli olduğu bir mekân. Tek uyarım; eğer yemek ile tatlı arasında peynir tabağı alma gibi bir alışkanlığınız var ise, sipariş vermeden mutfak ile günün peynir çeşitleri konusunda konuşmanız. Bazı günler tek çeşit peynir bulundurabiliyorlar ve o halde peynir tabağı diye önünüze başarısız bir sunum ile 3 dilim aynı peynirden gelebiliyor. Bu da haliyle pek keyifli ya da değişik bir deneyim olmuyor.

italy

Fiyatlar başlangıçlar, ana yemek, peynir ve tatlı olarak fiks bir fiyat üzerinden belirleniyor. Örneğin başlangıçlardan ne seçerseniz seçin, başlangıcın fiks bir fiyatı oluyor. Aynı şekilde ana yemek olarak ne seçerseniz seçin, ana yemekleri hangi fiyat ile belirlemişler ise, o fiyat üzerinden hesaba ekleniyor. Birer başlangıç, birer ana yemek ve tatlı yemeniz halinde, içkilerinizi dâhil etmezsek, adam başı ortalama 60-70 euro civarında bir hesap ödemeyi bekleyebilirsiniz. Gene de, daha net bilgi için, rezervasyon sırasında mekâna danışmanızı tavsiye ederim.

Il Cibreino
Adres: Via Andrea del Verrocchio, 8, Firenze FI, İtalya
Tel: +39 055 234 1100

6. State Bird Provisions
San Francisco/ ABD
Modern, Füzyon, Elegan ve Sade

Gerek konsept gerek lezzet olarak çok özel ve çok tarz bir mekân. Daha önce bahsettiğim pahalı ve yıldızlı mekânlar gibi rezervasyon listesinde yer bulmanın çok zor olduğu, aylar öncesinden rezervasyon yapılması gereken bir yer. Fakat, sunumu olsun, ambiyansı olsun, servis şekil ve tavrı olsun önceki mekânlardan çok daha farklı bir yer.

Bu kesinlikle servis ya da ambiyansı kötü anlamında değil. Aksine belki daha rahat olduğundan, daha bile iyi. Çalışanlar arkadaş canlısı, rahat, işlerini severek yaptıklarını çok belli eden insanlar. Mekân ise açık mutfaklı, yüksek tavanlı ve renkli bir yer. Mutfağa bakan bir bar alanı var. Fakat burası içki barı değil. Gene yemek yemek için kullanılan, yemek yerken mutfağı da izleme fırsatı sunan bir düzen.

Yemekler hep küçük küçük meze gibi tepsilerde sunuluyor. Restoran çalışanları mutfaktan yeni bir yemek çıktıkça ellerinde tepsilerle gelip size yemeği anlatıyor. Seçmek ya da pas geçmek size kalmış. Seçtiğiniz takdirde masanızdaki menünün alt kısmına bir tik atılıyor. Bu ufak yemeklere ‘provisions’ deniyor. Mutfaktan gelen ufak ve sürpriz lezzetler… Bir de menüde her zaman olan, mutfağın daha klasik sunumları var. Bunları da gene meze gibi ufak porsiyonlar olarak ya da ana yemek gibi söylemek mümkün.

Yemeklere gelince… Modern mutfak ve füzyon olarak tanımlanabilir. Yani kreatif, taze, bir yandan sulu sulu ve ekmek bandırtmak isteten, öte yandan elegan ve sade yemekler. Aklımda kalan ve tekrar tekrar yemek isteyeceklerim arasında burrata peyniri ile gelen sarımsaklı pide, ev yapımı cips ve avokadolu balık ezmesi, bruschetta tarzında ufak tost edilmiş ekmekler üzerinde gelen tapaslar (mantarlı, domates ve etli vs.), sashimi gibi asiditesi yüksek balık yemekleri var. Yemeklerin çoğunda hafif bir Meksika mutfağı etkisi de hissediliyor. Bu San Francisco genelinde hâkim olan bir durum. Hem Meksika’ya olan yakınlığından hem de Meksika mutfağının son zamanlardaki popülaritesinden olsa gerek, San Francisco’da gerçekten hem çok fazla Meksika lokantası var, hem de çok fazla şef, yemeklerinde bu mutfaktan esinlendikleri bir şeyleri kullanıyorlar. Meksika mutfağının popülaritesini ve sahip olduğu zenginliği Noma’nın üstadı Rene Redzepi de yakın zamanda vurgulamıştı.

abd

Her ne kadar “Rezervasyon yapmak zor ama kati şekilde lazım” dediysem de, State Bird Provisions (nam-ı değer STB) her akşam kısıtlı sayıda masasını rezervasyonsuz gelenlere ayırıyor. Fakat bu riski aldığınız zaman bilmeniz gereken bir şey var ki, o da bu masalar için insanların öğleden sonra mekânın önünde sıraya girdiği. Yani, 20.30’da yemeğe oturmak için herhalde 15.30’da sırada yerinizi almanız gerekebilir. State Bird Provisions’da sağlam bir yemek, içkisiz olarak, adam başı yaklaşık 70-80 dolar civarında tutabilir.

State Bird Provisions
Adres: 1529 Fillmore Street San Francisco CA 94115
Tel: 415 795 1272
www.statebirdsf.com

7. Wheatsheaf
Combe Hay / Bath, İngiltere
Yemekleri ile Öne Çıkan Bir Pub

Gymkhana’dan bahsederken kısaca ismini andığım, Nottingham’daki Sat Bain ve Wheatsheaf arasında çok gidip geldim. İkisi de hakikaten ayrı güzellikte konaklamalı restoran seçenekleri. Ancak, yazının çoğunluğunun Michelin yıldız patlamalı restoranlardan oluşması konusunda biraz hassasiyet göstererek, Wheatsheaf’e yoğunlaşmayı daha uygun buldum. Gene de kulağınıza kar suyu kaçmış olsun, Sat Bain Nottingham da konaklama seçenekli ve Michelin yıldızlı hoş bir restoran…

Nitekim, Wheatsheaf Bath’a yakın bir gastropub, yani yemekleri ile öne çıkan bir pub. Toplam üç dört tane (belki bir daha fazla bir daha az) oda – kahvaltı seçeneği ile de sundukları odaları var. Odalar oldukça küçük, ama rahat ve temiz. Doğa ile baş başa, yeşillik içerisinde çok güzel bir işletme. Gündüz kitabınızı okuyabileceğiniz, çayınızı kahvenizi içebileceğiniz, öğlen hafif bir yemek yiyebileceğiniz bir yer.

uk

Akşam yemeği için mutlaka rezervasyon yaptırın. Lokallerin çok sevdiği ve uğradığı bir yer. Barı hafif ‘old school’ (eski toprak – klasik) bir bar. Alışılagelmiş bira kokan pub barlarından değil. Fiyat seçenekleri için web sayfalarına bakmanızda fayda var.

Wheatsheaf Combe Hay
Adres: Combe Hay, Avon, Bath BA2 7EG, UK
Tel: +44 1225 833504
www.wheatsheaf-swinton.co.uk

8. Bubbledogs
Londra / İngiltere
Sosisli Sandviç ve Şampanya

Şampanya ve sosisli sandviç… Bubbledogs’un Türkçe açılımı… Bubble, yani Türkçe’de köpük, yani şampanyanın köpüğüne gönderme yaparken, dogs da ‘hotdog’ yani sosisli sandviçe gönderme yapıyor. İsminden de anlaşılacağı gibi bir lokantada sadece sosisli sandviç ve şampanya ağırlıklı bir menü bulunduruluyor. Bunlara ek olarak bazı soft içecekler ve yan yemekler (patates kızartması ya da soğan halkaları gibi) de olabiliyor. Menüde tahminen 10 – 15 farklı sosisli sandviç kombinasyonu bulunuyor. Mekân, normal bir günde dahi dolup taşıyor ve rezervasyon almıyor. Kısaca, şimdilerde Londra’da fazlasıyla moda olduğu üzere, gidip kapıda sıraya girip, adabınızla sıra beklemeniz gerekiyor. Ya da öğle yemeğine gidebilirsiniz. Yeni yeni öğle yemekleri için rezervasyon almaya başladılar. Fiyatları adam başı 20 euro civarında olsa gerek, fakat bu rakam ne kadar yiyip içebildiğinize bağlı olarak değişebilir. Kalabalık bir grupta şişe şişe şampanya söylemeniz halinde 60 euro ve hatta çok daha da üzerine çıkabilir.

sosis

Siz Bubbledogs’a girmek için sıra beklerken, bazen sırayı es geçen ve sizden özür dileyerek içeri giren bir kesim insan dikkatinizi çekebilir. Bunlar gece kulüplerinde masa almaya alışık, paralı ya da öyle davranan, şef garsonla haşır neşir, hani böyle müdavim tipler değil… Öyle olsalar yüksek ihtimalle zaten, sırayı bozdukları için sizden özür dilemezler. Onlar Bubbledogs’a değil, Bubbledogs’un sahipleri James ve Sandia’nın Bubbledogs’un arka tarafında işlettikleri ‘fine-dining’ lokantası Kitchen Table’a gelenler… Şef James Knappett ve sommelier (restoranlarda şarap danışmanlığı ve servisini yapan kişilere verilen unvan) eşi Sandia Chang, etkileyici birer CV’ye sahipler. James bundan önce Gordon Ramsay, Rick Stein, Thomas Keller, René Redzepi (Noma’dan bahsederken de bolca anmış olduğum şef), Marcus Wareing ve Brett Graham (Ledbury/Londra) gibi isimlerin yanında çalışmış. Sandia’nın birlikte çalıştığı isimler arasında ise Londra’da bir zaman önce açılan pop-up işletme Roganic’ten Simon Rogan ve Marcus Wareing bulunmakta. Daha ilk açıldığı dönemde birden fazla gitme olanağına eriştiğim Kitchen Table ekibin göz bebeği diyebiliriz. Kendilerine ait ilk mekânları ve yakın zamanda da Michelin yıldızını alarak gelecek vaat ettiğini kanıtlamış bir mekân. Kitchen Table’da bir seferde sadece 19 kişi servis alabiliyor. Şefin çalıştığı mutfağın etrafında bir bar düzeninde, mutfağı izleyerek oturuyorsunuz. Haliyle çıkan bütün yemeklerin nasıl hazırlandığını bu şekilde görebiliyorsunuz. Fiyat skalasında Bubbledogs’dan bir hayli yukarıda olan bu işletme de aslında listeye eklenebilir. Buraya rezervasyonsuz gitmek ciddi bir kumar olur.

Bubbledogs
Adres: 70 Charlotte St, London W1T 4QG, UK
Tel: +44 20 7637 7770

9-10. Ysuda / Seki
New York / ABD
New York’ta İki Özel Suşi Restoranı

Her iki suşici de birbirinden güzel.. Yasuda ve Seki benzer bir ekolden geliyor. Seki uzun seneler Gari’nin yanında çalıştıktan sonra kendi yerini açmış olduğundan, her iki yerde de yiyen suşi severler benzer bir tradisyon gözlemleyebiliyor.

ny

Yasuda ise daha modern bir ambiyansa sahip. Işıklandırma ve masa düzeni ile daha aydınlık, ferah ve renkli görünüyor. Lezzet açısından bu iki mekânı karşılaştırmak anlamsız. Dediğim gibi ikisi de birbirinden güzel!

Bu suşicilere gitme fırsatınız olursa kesinlikle omakase denemenizi tavsiye ederim. Bu, benim sadece New York’ta deneyimlediğim ve Londra’da çok sınırlı mekânda sunulduğunu bildiğim tadım menüsü gibi bir şey. Suşi şefi size sekiz ila on beş arasında, genelde à la carte menüde olmayan nigiriler hazırlıyor. Zincir suşicilerden alıştığımız yoğun soslu rollların aksine, omakase esnasında hazırlanan nigirilerde balığın tadı ve tazeliği ön plana çıkıyor.

ny2

Omakase fiyatları internet sitelerinde ya da ana menüde yazıyor. Genellikle en basit versiyonda fiyatlar 60 ile 80 dolar civarında oluyor. Bu fiyata içecekler dâhil değil.

Yasuda Sushi
Adres: 204 E 43rd St, New York, NY 10017, ABD
Tel: +1 212-972-100
www.sushiyasuda.com

Sushi Seki
Adres: 1143 1st Ave, New York, NY 10065, ABD
Tel: +1 212-371-0238
www.sushiseki.com

YORUM

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.